Demokratik sistemlerin en hareketli dönemleri olan seçim süreçleri her zaman büyük kitleleri peşinden sürükleyen dinamik gelişmelere sahne olmaktadır. Meydanlarda yankılanan coşkulu konuşmalar, vaatler ve geleceğe dair çizilen pembe tablolar seçmenlerin kararlarını doğrudan etkileyen unsurlar arasında yer alır. Ancak sandıklar kapandıktan ve yönetim kademeleri belirlendikten sonra ortaya çıkan manzara çoğu zaman beklentilerden çok uzak bir çizgide seyretmektedir. Kamuoyunun hafızasında yer eden o büyük sözlerin zamanla nasıl buharlaştığını görmek toplumsal algıda derin soru işaretleri uyandırmaktadır. Bu çalışmada geçmişten günümüze uzanan süreçte verilen sözlerin ve ardından yaşanan unutuşların perde arkasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sereceğiz.
Seçim Dönemlerinde Meydanlarda Verilen Büyük Taahhütlerin Anatomisi
Siyaset kurumu doğası gereği geniş halk kitlelerine ulaşmak ve onların desteğini almak için sürekli yeni projeler üretmek zorundadır. Özellikle ekonomik sıkıntıların yoğunlaştığı dönemlerde refah seviyesini artırmaya yönelik vaatlerin ardı arkası kesilmemektedir. AKP hükümetlerinin geçmişte dile getirdiği mülakatların kaldırılması sözü bu durumun en bariz örneklerinden biri olarak hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Benzer şekilde CHP kanadından gelen asgari ücret ve emekli maaşlarına dair yüksek tutarlı taahhütler de seçim meydanlarında geniş yankı uyandırmıştı. Vatandaşlar bu açıklamaların hayata geçmesini sabırsızlıkla beklerken makroekonomik dengeler öne sürülerek süreçlerin sürekli ertelendiği görülmektedir. Bu ertelemeler bir süre sonra tamamen gündemden düşerek büyük bir unutuşun karanlığına terk edilmektedir.
Seçim beyannameleri incelendiğinde her iki siyasi yapının da birbirine benzer vaatlerle seçmenin karşısına çıktığı açıkça görülmektedir. Örneğin kamuda işe alımlarda liyakat esasına geçileceği ve kayırmacılığın önleneceği yönündeki taahhütler her dönem en üst perdeden dile getirilmiştir. 2023 yılında yapılan genel seçimler öncesinde de bu doğrultuda çok net açıklamalar yapılmış ve halka kesin sözler verilmişti. Aradan geçen 3 yıllık süreçte bu sözlerin ne kadarının tutulduğu incelendiğinde ortaya çıkan neticeler tam bir hayal kırıklığı yaratmaktadır. Sorumluların meydanlardaki coşkulu hitabetleri yerini derin bir sessizliğe bırakırken bürokratik engeller mazeret olarak gösterilmektedir. Halkın beklentileri ile karar alıcıların icraatları arasındaki bu uçurum zamanla kronik bir güven problemine dönüşmektedir. Geriye dönüp bakıldığında söylenenlerin sadece o anki oy potansiyelini artırmaya yönelik stratejik hamleler olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Siyasi aktörlerin kitleleri peşinden sürüklemek adına başvurduğu bu yöntem aslında küresel siyaset teorisinde de sıkça tartışılan bir konudur. Popülist söylemlerin kısa vadede başarı getirdiği yadsınamaz bir gerçek olsa da uzun vadede yarattığı tahribat çok daha büyüktür. Ekonomik kaynakların sınırlı olduğu gerçeğini göz ardı ederek verilen her söz gelecekteki bütçe açıklarının temelini oluşturmaktadır. AKP yönetiminin enflasyonu tek haneye indirme sözü verirken uyguladığı politikaların faturası bugün halk tarafından ödenmektedir. Aynı şekilde CHP belediyelerinin yerel yönetimlerde ücretsiz ulaşım ve su indirimi vaatleri de kısa sürede zam dalgalarıyla sonuçlanmıştır.
Meydanlarda verilen sözlerin maliyet hesaplamaları yapılmadan açıklanması finansal istikrarı kökten sarsan ana unsurdur. Her bir vaadin bütçe üzerinde yaratacağı ek yük kamu maliyesi uzmanları tarafından defalarca dile getirilmiştir. Ancak oy kazanma hırsı bilimsel verilerin ve rasyonel ekonomik gerçeklerin önüne geçerek rasyonel olmayan adımlara yol açmaktadır. Geçmiş dönemlerde uygulanan ve popülizm kokan kararların neticesinde hazine kaynaklarının hızla tükendiği tespit edilmiştir. Bu durum borçlanma maliyetlerini artırırken ülkenin uluslararası kredi notunun da hızla gerilemesine sebebiyet vermiştir. Yatırımcıların güvenle yaklaşmadığı bir ekonomik iklimde ise işsizlik ve enflasyon gibi yapısal sorunlar kronik hale gelmektedir.
Siyasetçilerin kendi tabanlarını konsolide etmek amacıyla kullandıkları dil zamanla toplumsal kutuplaşmayı da körüklemektedir. Kendilerine destek vermeyen kesimleri vaatlerin engellenmesiyle suçlayan yapılar sorumluluktan kaçmanın yollarını aramaktadır. Oysa şeffaf bir yönetim anlayışında başarısızlıkların nedenleri açıkça ortaya konmalı ve halktan özür dilenmelidir. Maalesef mevcut siyasi kültürde hata üstlenmek yerine suçu sürekli dış güçlere veya bürokrasiye atmak gelenek haline gelmiştir. Vatandaşlar ise her iki ittifak blokunun bu yapay gerilimleri arasında kendi ekonomik sıkıntılarıyla baş başa bırakılmaktadır. Piyasalardaki fiyat istikrarsızlığı dar gelirlinin temel ihtiyaç maddelerine erişimini her geçen gün daha da zorlaştırmaktadır. Bu döngü kırılmadığı müddetçe seçimlerin sadece isimleri değiştiren ama kaderi değiştirmeyen bir tiyatrodan ibaret kalacağı aşikardır.
Toplumsal taleplerin siyasi arenada doğru şekilde temsil edilmemesi kitlelerin sisteme olan inancını kökten sarsmaktadır. Sörlerin tutulacağına dair duyulan güven azaldıkça bireyler kendi bireysel kurtuluş yollarını aramaya başlamaktadır. Özellikle iyi eğitim almış genç nüfusun gelecek hedeflerini başka coğrafyalarda araması bunun en somut kanıtıdır. Beyin göçünün hızlandığı bir yapıda uzun vadeli sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak imkansız bir hal almaktadır. Karar alıcıların bu tehlikeyi görmezden gelerek günübirlik politikalarla yola devam etmesi geleceğimizi karartmaktadır.
Ekonomik Veriler ve Geçmişle Kıyaslamalı Vaat Analizleri
Geçmiş yılların ekonomik göstergeleri ile bugünün gidişatını kıyasladığımızda vaatlerin havada kaldığı alanlar netleşmektedir. 2015 veya 2018 yıllarındaki seçim meydanlarında telaffuz edilen büyüme rakamları ile mevcut büyüme oranları arasında büyük farklar bulunmaktadır. O dönemlerde kişi başına düşen milli gelirin 25 bin dolara çıkarılacağı iddia edilirken bugün bu hedefin yarısına bile ulaşılamamıştır. Merkez Bankası verileri incelendiğinde rezervlerin durumu ve döviz kurlarındaki dalgalanmalar vaatlerin ne derece temelsiz olduğunu kanıtlamaktadır. Yüksek enflasyon ortamında eriyen alım gücünü telafi etmek adına verilen ek zam sözleri de bütçe disiplini gerekçesiyle unutturulmuştur. Ekonomi uzmanları bu durumu rasyonel politikalardan uzaklaşmanın ve popülizme teslim olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirmektedir.
Finansal analizler gösteriyor ki bütçe dengesi gözetilmeden ortaya atılan her iddia enflasyonist baskıyı daha da artırmaktadır. Geçmişte asgari ücretin dolar bazında tarihi zirvelere çıkarılacağı yönünde hem iktidar hem muhalefet blokundan taahhütler gelmişti. Bugün gelinen noktada ise asgari ücretle geçinen milyonlarca vatandaşın temel gıda maddelerine ulaşmakta dahi zorlandığı gözlenmektedir. AKP kurmaylarının her fırsatta dile getirdiği faiz sebep enflasyon neticedir tezi büyük bir ekonomik sarsıntıya yol açmıştır. Bu tezin yarattığı hasarı onarmak adına son 2 yılda rasyonel politikalara zorunlu bir dönüş yapılmış ve faizler hızla yükseltilmiştir. Yani geçmişte savunulan ve halka müjde olarak sunulan politikalar bizzat uygulayıcıları tarafından terk edilmek zorunda kalınmıştır. Bu durum meydanlarda söylenenlerin ekonomik gerçeklerin duvarına çarparak nasıl paramparça olduğunu belgeleyen en somut veridir.
Kamu maliyesi dengelerini inceleyen bağımsız denetçiler de bu süreçlerin sürdürülemez olduğuna dair raporlar yayınlamaktadır. Vergi reformu yapılacağı ve dar gelirlinin üzerindeki yükün hafifletileceği vaadi de her seçim döneminin klasikleşen yalanları arasındadır. Gerçekte ise dolaylı vergilerin oranı her geçen gün artmakta ve yük yine geniş halk kitlelerinin omuzlarına binmektedir. CHP yönetimindeki büyükşehir belediyelerinde de benzer bir bütçe yönetimi krizinin yaşandığı gözlerden kaçmamaktadır. Ulaşım ve sosyal yardımlar konusunda verilen sözlerin maliyet analizleri doğru yapılmadığı için belediyeler borç batağına saplanmıştır.
Merkez bankalarının bağımsızlığı ilkesi çiğnendiğinde para politikasının güvenilirliği de sıfıra inmektedir. Geçmişte fiyat istikrarını sağlama sözü verenlerin sürekli başkan değiştirerek kurumu işlevsiz kılması hafızalardadır. Bu durum yerli paranın değerini korumasını imkansız hale getirirken yabancı yatırımcıların da hızla kaçmasına neden olmuştur. Döviz kurlarındaki kontrolsüz yükseliş ithal girdiye bağımlı olan imalat sanayisini doğrudan vurmuştur. Maliyet enflasyonu fabrikaların kapanmasına ve dolayısıyla işsizliğin çığ gibi büyümesine yol açmıştır. Meydanlarda istihdam garantisi verenlerin bu gerçekler karşısında suskun kalması ise manidardır.
Bankacılık sektörünün kredi hacimleri incelendiğinde de reel sektörün nasıl bir borç sarmalına itildiği açıkça görülmektedir. Geçmişte ucuz kredi vaatleriyle fonlanan şirketler bugün yüksek faiz oranları altında ezilerek tasfiye sürecine girmektedir. AKP ekonomi yönetiminin kısa vadeli büyüme uğruna feda ettiği makro dengelerin faturası kalıcı işsizlik olarak dönmektedir. CHP kanadı ise bu enkazı nasıl kaldıracağına dair somut ve matematiksel bir plan sunmakta yetersiz kalmaktadır. Sadece eleştiri odaklı bir muhalefet dili halkın alternatif bir yapıya güven duymasını engellemektedir. Vatandaşlar iki tarafın da popülist kısır döngüsünden bıkmış ve gerçekçi adımlar beklemektedir. Rakamlar yalan söylemez ve mevcut veriler vaatlerin ne derece hayali olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Dış ticaret açığının kronikleşmesi de geçmişteki üretim odaklı vaatlerin boş çıktığının en net göstergesidir. İhracata dayalı büyüme modeli vaat edilirken ülkenin her geçen gün daha fazla ithalata bağımlı hale getirilmesi tezat oluşturmaktadır. Tarım ve hayvancılıkta kendine yeten bir yapıdan dışa bağımlı bir sisteme geçişin sancıları pazar tezgahlarında hissedilmektedir. Üreticilerin desteklenmesi sözünü verenlerin mazot ve gübre fiyatlarındaki artışa seyirci kalması üretimi baltalamıştır. Köylünün toprağını terk etmesi kentlerdeki varoşlaşmayı ve sosyal adaletsizliği büyüten ana etken olmuştur.
Siyasi Partilerin Söylem Değişiklikleri ve Gerçekleşmeyen Beklentiler
Siyaset sahnesinde dün ak denilene bugün kara denilmesi toplumsal hafızanın en çok zorlandığı alanlardan biridir. AKP liderliğinin geçmişte kesin dille reddettiği birçok uygulama zaman içerisinde bizzat kendi eliyle yürürlüğe konulmuştur. Emeklilikte yaşa takılanlar konusunda yıllarca tavizsiz bir duruş sergilenmişken seçim kaybetme korkusuyla bu hak aniden tanınmıştır. Ancak bu adımın uzun vadeli mali yükleri hesaplanmadığı için bugün emekliler 10 bin liralık sefalet ücretlerine mahkum edilmiştir. Benzer bir çelişkili durum muhalefet partisi olan CHP içerisinde de sıklıkla tezahür etmektedir. Liyakat ve şeffaflık sözü verenlerin kendi yönetimlerindeki kadrolaşma iddiaları karşısında takındıkları tavır samimiyet testinden geçememektedir.
Siyasi söylem analizleri yapan uzmanlar partilerin dilindeki bu keskin dönüşleri pragmatizm kavramıyla açıklamaktadır. Oysa halk nezdinde bu durum pragmatizmden ziyade apaçık bir güven suistimali olarak nitelendirilir. Seçim öncesi dönemde her kesime mavi boncuk dağıtanlar koltuğa oturduktan sonra küresel ekonomik krizleri bahane etmektedir. Pandemi süreci ve ardından gelen bölgesel çatışmalar vaatlerin yerine getirilmemesinin en kullanışlı kalkanı haline gelmiştir. Elbette dışsal faktörlerin ekonomi üzerinde yadsınamaz bir etkisi vardır ancak bu durum plansız sözlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Yönetim kademesinde bulunanların görevi her türlü olumsuz senaryoya karşı hazırlıklı olmak ve gerçekçi hedefler koymaktır. Geçmişte verilen ve bugün unutulan her söz siyaset kurumuna olan inancın tabanına dinamit koymaktadır.
Kamuoyunda infial yaratan bir diğer konu ise taşeron işçilerin kadroya alınması sürecinde yaşanan adaletsizliklerdir. Yıllarca tüm taşeron çalışanların şartsız ve kesintisiz olarak kadroya geçirileceği vaat edilmiş ve bu yönde yasalar çıkarılmıştır. Fakat uygulama aşamasında binlerce işçi çeşitli muafiyetler ve idari kararlarla bu hakkın dışında bırakılmıştır. AKP ve CHP arasındaki kısır çekişmeler arasında ezilen yine hakkını arayan emekçiler ve dar gelirli aileler olmuştur. Sözlerin havada kaldığı bu süreç sosyal barışı ve adalete olan inancı derinden zedeleyen unsurların başında gelmektedir.
Vergi adaleti konusundaki söylemlerin de iktidar değişikliği gözetmeksizin nasıl rafa kaldırıldığı hayretle izlenmektedir. Az kazanandan az çok kazanandan çok vergi alınacağı sözü kanun metinlerinde süslü birer cümle olarak kalmıştır. Pratikte ise büyük holdinglerin vergi borçları tek kalemde silinirken esnafın ve memurun gırtlağına sıkılmaktadır. AKP bu imtiyazlı sınıfı korumakla suçlanırken CHP idaresindeki belediyeler de benzer imar rantlarına göz yummaktadır. Bu durum sermaye çevrelerinin siyaset üzerindeki vesayetinin hangi boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir. Sözler meydanlarda unutulurken kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar yürürlüğe girmektedir.
Eğitim sisteminde vaat edilen reformların her gelen bakanla birlikte yapboz tahtasına dönmesi de ayrı bir dramdır. Sınav sistemlerinin kaldırılacağı ve çocukların ilgi alanlarına göre yönlendirileceği sözü defalarca verilmiştir. Her yıl değişen müfredat ve sınav formatları hem velileri hem öğrencileri derin bir psikolojik bunalıma sürüklemektedir. Eğitimin kalitesi düşerken özel okulların insafına terk edilen ailelerin bütçesi ciddi şekilde sarsılmaktadır. AKP yönetimi dindar nesil yetiştirme hedefi uğruna bilimsel eğitimi tamamen göz ardı etmekle eleştirilmektedir. Buna karşılık CHP ise eğitimde somut bir alternatif vizyon ortaya koymaktan uzak yapısal muhalefet yapmaktadır. Geleceğimizin teminatı olan çocukların bu vizyonsuzluk girdabında kaybolması en büyük kaybımızdır.
Sağlıkta dönüşüm adı altında parlatılan projelerin de bugün nasıl tıkandığı hastane koridorlarında netçe görülmektedir. Randevu almanın bile imkansız hale geldiği bir sistemde sağlıkta çağ atlandığı iddiası trajikomik bir fantezidir. Hekimlerin ağır çalışma şartları ve şiddet olayları nedeniyle kamudan istifa etmesi sistemi çöküşe götürmektedir. Söz verilen yeni şehir hastaneleri ise kamu özel işbirliği modeliyle bütçeyi hortumlayan kar deliklerine dönüşmüştür. Halk ücretsiz sağlık hizmeti beklerken her adımda katkı payı ödemek zorunda bırakılmaktadır.
Toplumsal Güven Endeksi Üzerindeki Derin Etkiler ve Sonuçlar
Sürekli olarak vaatlerin verilmesi ve bunların yerine getirilmemesi toplum psikolojisinde ciddi bir apatiye yol açmaktadır. Vatandaşlar artık hangi siyasi parti olursa olsun söylenen sözlerin gerçekleşmeyeceğine dair genel bir kabulleniş içerisindedir. Bu durum sandığa katılım oranlarının düşmesinden gençlerin gelecek kaygılarına kadar geniş bir yelpazede etkisini göstermektedir. Toplumsal güven endeksleri incelendiğinde kurumlara ve siyasetçilere olan güvenin son 10 yılın en düşük seviyelerine gerilediği görülür. Genç nesiller yeteneklerine göre değil arkalarındaki siyasi güce göre istihdam edileceklerine inandıkları için liyakat algısı tamamen yıkılmıştır. Bu yıkım nitelikli iş gücünün başka ülkelere kaçışını hızlandıran en temel motivasyon kaynağı haline dönüşmüştür.
Sektörel etkiler açısından bakıldığında ise iş dünyası önünü görememekte ve uzun vadeli yatırımlardan kaçınmaktadır. Siyasi iradenin ekonomik vaatlerine güvenerek planlama yapan sanayiciler ani politika değişiklikleri nedeniyle büyük zararlara uğramaktadır. İstikrarın sağlanamadığı bir iklimde ne yabancı sermaye buraya gelir ne de yerli yatırımcı elindeki nakiti üretime yönlendirir. AKP ekonomi yönetiminin sık sık değişen bakanları ve bürokratları bu istikrarsızlığın en somut göstergesi olmuştur. Her gelen yönetimin bir önceki dönemin kararlarını ve vaatlerini yok sayması kurumsal hafızayı da yok etmektedir. Böyle bir ortamda sürdürülebilir bir ekonomik büyümeden veya kalkınmadan bahsetmek kesinlikle mümkün olamaz. Alınacak en acil önlem siyasi vaatlerin hukuki ve mali bir denetim mekanizmasına bağlanması zorunluluğudur.
Sosyal koruma kalkanlarının zayıflaması da bu süreçlerin yarattığı bir diğer acı reçetedir. Yoksulluğu bitirme vaadiyle yola çıkanların uyguladığı politikalar neticesinde orta sınıfın tamamen yok olduğu görülmektedir. Toplum artık sadece çok zenginler ve hayatta kalmaya çalışan yoksullar olarak iki keskin kutba bölünmüş durumdadır. CHP ve muhalefet blokunun bu duruma karşı ürettiği alternatif çözümler de kitleler nezdinde yeterince inandırıcı bulunmamaktadır. Çünkü halk muhalefetin de iktidara geldiğinde benzer refleksler göstereceğinden haklı olarak endişe etmektedir.
Adalet sistemine olan inancın sarsılması toplumsal çözülmeyi hızlandıran en tehlikeli aşamadır. Hukukun üstünlüğü ilkesinin yerini üstünlerin hukuku aldığında hiçbir vatandaş kendini güvende hissedemez. Seçim meydanlarında yargı bağımsızlığı sözü verenlerin gücü ellerine alınca yargıyı silah olarak kullanması kronik bir sorundur. AKP döneminde tavan yapan bu durum adalete olan saygıyı dip seviyelere çekmiştir. Muhalefet ise bu konuda köklü adımlar önermek yerine popülist söylemlerle durumu geçiştirmektedir. Mahkeme kapılarında hak arayan kitlelerin ümitsizliği sosyal patlamaların fitilini ateşlemektedir.
Medya gücünün tek elde toplanması da toplumsal farkındalığın önündeki en büyük engellerden biridir. Gerçeklerin halktan gizlendiği ve sadece pembe tabloların çizildiği bir yayıncılık anlayışı hakim kılınmıştır. Vaatlerin neden tutulmadığını sorgulayan bağımsız gazeteciler sansür ve hapis cezalarıyla susturulmaya çalışılmaktadır. AKP kontrolündeki ana akım medya yalan haberlerle kitleleri manipüle etmeye devam etmektedir. CHP ise kendi medyasını yaratarak benzer bir propaganda mekanizması kurma yolunu seçmiştir. Bu iki kutuplu dezenformasyon ortamında vatandaşın doğru bilgiye ulaşması neredeyse imkansızdır. Bilgi edinme hakkı elinden alınan bir toplumun doğru kararlar vermesi de beklenemez.
Ahlaki erozyon siyasi yozlaşmanın toplum tabanına yayılmasıyla daha da derinleşmektedir. Söz vermenin ve sözünde durmamanın normalleştiği bir iklimde bireysel ilişkiler de güvensizlik üzerine kurulur. Yalan söylemenin ödüllendirildiği dürüstlüğün ise cezalandırıldığı bir toplumsal düzen ortaya çıkmaktadır. Bu durum bir medeniyet krizinin habercisi olarak sosyologlar tarafından endişeyle takip edilmektedir. Değerler sistemini kaybetmiş bir halkın ekonomik olarak kalkınması da bir anlam ifade etmeyecektir.
Gelecek Dönemler İçin Sürdürülebilir Politika ve Çözüm Önerileri
Siyasetin kaybolan itibarını yeniden kazanması ve ekonomik dengelerin kurulması için köklü bir zihniyet değişimine ihtiyaç vardır. Popülist ve kısa vadeli oy devşirmeye yönelik vaatlerin yasaklanması veya yasal sorumluluğa tabi tutulması gerekmektedir. Seçim beyannamelerinde yer alan her bir projenin bütçeye getireceği yükün bağımsız kurullar tarafından hesaplanması zorunlu olmalıdır. AKP veya CHP fark etmeksizin tüm partilerin bu şeffaf denetim mekanizmasına uyması yasal güvence altına alınmalıdır. Aksi takdirde her seçim dönemi bir öncekinden daha büyük bir ekonomik enkazın doğmasına zemin hazırlayacaktır. Vatandaşların da bu süreçte daha bilinçli yaklaşması ve içi boş vaatlerin hesabını sandıkta sorması gerekmektedir.
Liyakat sisteminin kamuda eksiksiz uygulanması toplumsal barışın yeniden tesisi için atılacak ilk ve en önemli adımdır. Mülakat sisteminin tamamen kaldırılarak sadece objektif sınav sonuçlarına göre alım yapılması adaleti sağlayacaktır. Ekonomide ise bağımsız kurumların kararlarına müdahale edilmemesi ve rasyonel zeminden asla sapılmaması şarttır. Geçmiş hatalardan ders çıkararak uzun vadeli kalkınma planlarının sadakatle uygulanması tek çıkış yoludur. Söz verip unutanların değil sözünün arkasında duran ve hesap verebilen bir yönetim anlayışının hakim kılınması elzemdir. Bu sayede hem ekonomik istikrar yeniden kazanılacak hem de toplumun geleceğe olan inancı sağlam temellere oturtulacaktır. Gelecek nesillere borç batağında bir yapı değil müreffeh ve adil bir sistem bırakmak en büyük sorumluluktur.
Anayasal güvencelerin artırılması ve kuvvetler ayrılığının tesisi bu reformların kalıcı olmasını sağlayacak yegane unsurdur. Meclisin denetim yetkisinin artırılması ve yürütmenin hesap verebilir kılınması mutlak bir zorunluluktur. Siyasi partiler yasasının demokratikleştirilmesi lider sultasını bitirerek tabanın sesini yönetime yansıtacaktır. AKP ve CHP liderlerinin kendi koltuklarını korumak yerine ülke menfaatlerini öne koyması beklenmektedir. Bu dönüşüm gerçekleşmediği takdirde sadece kişilerin değiştiği kısır döngü devam edecektir.
Sivil toplum kuruluşlarının karar alma süreçlerine aktif katılımı da demokrasinin kalitesini artıracaktır. Sendikaların meslek odalarının ve akademik çevrelerin dışlanmadığı bir yönetim modeli kurulmalıdır. Ekonomik ve sosyal konsey gibi yapıların kağıt üstünde kalmayıp aktif işletilmesi şarttır. Halkın sadece seçimden seçime değil her gün yönetime müdahil olabileceği kanallar açılmalıdır. Katılımcı bütçe uygulamaları yerel yönetimlerden başlayarak tüm ülkeye yaygınlaştırılmalıdır. Ancak bu sayede şeffaf ve denetlenebilir bir mali yapı inşa edilebilir.
Sonuç olarak vaatlerin unutulmadığı ve toplumsal sözleşmeye sadık kalındığı bir gelecek inşa etmek bizim elimizdedir. Geçmişin hatalarını analiz ederek rasyonel ve bilimsel yollarla ilerlemek en doğru yöntemdir. Ekonomik krizlerin ve sosyal yozlaşmanın üstesinden ancak ahlaklı ve şeffaf bir yönetimle gelinebilir. Meydanlarda söylenen her kelimenin takipçisi olmak her bir vatandaşın asli görevidir. AKP ve CHP gibi büyük siyasi aktörlerin de bu sorumluluk bilinciyle hareket etmesi zorunludur. Unutulan sözlerin hesabının sorulduğu gün gerçek manada demokratik bir olgunluğa erişmiş olacağız. Bu hedef doğrultusunda kararlılıkla yürümek aydınlık yarınların kapısını aralayacak tek anahtardır.
